Öğr.Gör.Memduh YAĞMUR "MISIR'DA 250 000 BASILAN TÜRK ROMANI DONUKLAR VE DURALİ YILMAZ "

Niğde Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu Görsel, İşitsel Teknikler Ve Medya Yapımcılığı Radyo Ve Televizyon Programcılığı Öğretim Görevlisi Memduh Yağmur, Mısır’da 250.000 basılan Türk Romanı Donukların yazarı Durali Yılmaz’ı anlattı

Öğr.Gör.Memduh YAĞMUR "MISIR'DA 250 000 BASILAN TÜRK ROMANI DONUKLAR VE DURALİ YILMAZ "
04 Nisan 2022 - 22:36 - Güncelleme: 04 Nisan 2022 - 22:40
MISIR’DA 250 000 BASILAN TÜRK ROMANI DONUKLAR VE DURALİ YILMAZ
Öğr.Gör.Memduh YAĞMUR
Bir yazar düşünün ki, romanları Türkiye dışında yüzbinler basıyor, bütün İslam dünyasında okunuyor, hakkında önemli gazetelerde tam sayfa yazılar yazılıyor, ama Türkiye’de fazla hatta edebiyat camiası dışında hiç tanınmıyor. Bu yazarımız Prof. Dr. Durali YILMAZ. 
Belki siz de ilk defa adını şimdi duydunuz.  Medyada ve bol reklamlar olan şişirilmiş yazarları her gün görürken, Türk Milletini yazan birisini pek gündeme gelmesini istemezler ki… Prof.Dr.Durali Yılmaz, Türk romanı deyince akla gelen ilk isimlerden birisidir  Milliyetçi-muhafazakar kesimin büyük değeri Durali YILMAZ’ın son romanı Donuklar ise Ortadoğu ülkelerinde yüzbinlerce basılarak okunuyor.

Prof.Dr.Durali Yılmaz hocam ile 1990 yılında İstanbul Üniversitesi İletişim Fak. Bitirip yüksek lisansa başladığım yıl danışman hocam olmayı kabul etmiş ve birlikte Avşarlar ve Avşar Düğünü Belgeseli isimli tezimi hazırlayıp 1993 yılında mezun olmuştum. Hocamla dostluğumuz hiç bitmedi ve daima  devam etti. KKTC Yakındoğu Ünv. İletişim Fak. Dekanıyken beni de fakülteye çağırmış, fakat gidememiştim.
Durali YILMAZ, 1948 yılında Acıpayam'da doğdu. İlköğrenimini burada yaptıktan sonra orta ve lise öğrenimini Burdur'da, yükseköğrenimi İstanbul'da tamamladı. Yeni Türk Edebiyatı sahasında doktora yaptı. Aynı sahada doçent, 1993'te profesör oldu. 1988 yılında İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde doçent olarak göreve başlayan Yılmaz, burada Tanıtım ve Halkla İlişkiler Bölüm Başkanlığı yaptı. İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde de Müdür Yardımcılığı görevini yürüttü. Harp Akademileri'nde basın ve halkla ilişkiler dersleri verdi. Halkla İlişkiler, Gazetecilik ve Radyo-TV Anabilim Dallarında yüksek lisans ve doktora tezleri yönetti. 1995 yılında Muğla Üniversitesi'ne gelerek buradaki Fen-Edebiyat Fakültesi'nin Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümünün kuruluşunu tamamladı. 1996 yılında Muğla Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Dekanlığı görevini üstlendi; bu fakültenin kimya, felsefe, sosyoloji bölümlerinin kuruluşunu sağladı. Tekrar İstanbul Üniversitesi'ne döndü ve Türk Dili Bölümü başkanı oldu.1999 yılında emekliye ayrıldı. Bir süre Kıbrıs Yakın Doğu Üniversitesi'nde çalıştı. 2001 yılında İstanbul Kültür Üniversitesi'ne geçti. Burada Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünün kuruluşunu tamamladı. Halen bu üniversitede görev yapmaktadır.1965 yılında henüz ortaokul öğrencisiyken Burdur'un Sesi aldı mahalli gazetede ilk kez yayınladığı çalışmalarını daha sonra Diriliş, Hisar, Hareket, Büyük Doğu gibi dergilerde sürdürdü. Gazetelerde sanat sayfaları düzenledi ve köşe yazarlığı yaptı. Türkiye Millî Kültür Vakfı, KASD, DEN-BİR ödüllerini alan Yılmaz'ın eserleri hakkında yerli ve yabancı basında çok sayıda değerlendirme yazıları yayınlanmıştır.
      
Söylenmeyen (1975), Gel İçimde Ağla (1985), Akrebin Dansı (1989) isimli üç hikaye kitabı vardır. Yazar daha sonra bütün hikayelerini Dansedebilmek (1997) adıyla yeniden yayımlamıştır. Siyah Perdeli Evler (1975), Savaş Günlüğü (1976), Ankara'da Ölüm (1976), Aziz Sofi (1976), Fetva Yokuşu (1978), Ölmeden Ölenler (1988), Yesevi Irmakları (1995), Kıyam (1997), Kutup Yıldızları (2000), Şeyh Bedrettin (2001), Hacı Bektaş Güvercin Anadolu'da Çerağ Uyanacak mı? (2003) adlı romanlarının yanında filmi de yapılan Sevgiyi Öğrenen Adam (1987) adlı senaryosu vardır. Durali Yılmaz, bir hikayeci ve romancı olduğu kadar, roman üzerine de çalışmaları olan bir araştırmacıdır. Romanımız ve İnsanımız (1976), Roman Kavramı ve Türk Romanının Doğuşu (1990) adlı çalışmalarının yanında Doğu'da romanın başlangıcı olarak da kabul edilen Hay bin Yekzan (İbn-i Tufeyl, 1977) ve Hüseyin Fellah (Ahmet Midhat, 1981) adlı eserler üzerinde çalışmıştır.

 
Durali Yılmaz’ın son romanı DONUKLAR  ise özellikle Mısır ve Ortadoğu ülkelerinde büyük ses getirdi. Mursi zamanında çevrilmiş olan Donuklar,  geçen yıl Mısır Devlet Kitaplarınca basıldı. Sisi zamanında komisyon başkanı olarak gelen Fransız bir hanım, onlarca kitap arasında Donuklar dikkatini çekiyor ve okuyor. Çeviri yapan  kişiyi çağırarak “Müslümanların bu seviyede bir roman  yazacağına inanmıyordum, bilinç akımının 12 tür eserini kullanmış, yazardan gerekli izni alıyor ve derhal 250 000 adet basarak bütün Arap dünyasına dağıtıyorsunuz”  diye emir vererek kitabı bastırır.    
Donuklar ile ilgili Ortadoğu’nun en büyük gazetelerinden birisi olan  El hayatta tam sayfa yazı, bütün Arap basınında, Londra’da yayımlanan arap gazetelerinde haberler çıkarken,  Şu an 2.baskıyı da yapan Donuklar için Türkiye’den  hala bir ses çıkmadı.
Talat Rıdvan Alhayat Gazetesi( 3 Ağustos 2016)  İnsanlığın Taşlaşması isimi yazısında şöyle der:
“Durali Yılmaz (1948), dünya çapında şöhrete ulaşmış Türk romancı ve akademisyen. En önemli çalışmalarından biri, Mısır Genel Kuruluna ait ‘el-Cevâiz’ dizisinden, Cemal Said Abdulğani’nin tercümesiyle çıkan ‘el-Müstelebûn’ (Donuklar) adlı romanıdır. ‘el-Müstelebûn’da yazar, bir adamın günlüğünden çaldığı şeyi anlatır. Bu günlükte, âhir zamanda ortaya çıkacak olan Deccal’e, kıyamet gününün belirtilerinden biri olan Mehdi’ye ait işaretler vardır. Yazar, her şeyden şüphe etmektedir; geçmişine bakar ve geçmiş hayatı ile ilişkili olan her şeyi araştırır. Sokağa çıkar, evlerin pencerelerini siyah perdelerin kapattığını görür. Sonra tek tip elbise giymiş ve başlarında siyah başlıklar bulunan bir topluluk görür. Onlardan birine, “Nereye gidiyorsunuz?” diye sorar. Adam onu uyarır ve: “Soru sormak yasak! Yolda yürümek, çevremizdeki şeylere bakmaktan daha hayırlıdır” der.
Bu girişle yazar, romanın içerdiği mesaja; mutlak bir itaati içeren sürü modelini kınamaya hazırlık yapmaktadır. Bu itaatin tam ve etkili olması için, sürü halindeki kişilerin akıllarına hâkim olmak gerekir. Bu hâkimiyetin girişi de, soru sorulmasını yasaklamak yani aklın, kültürel ve ilmî açıdan gelişmesini engellemektir. Böylece zaman geçtikçe akıl, körelme aşamasına ulaşır. Yazarın, dehşet içinde sormaya başladığı da budur: Bu hicret mi? Nereye? Niçin? Yoksa sürekli bir kaçış ya da sınırlı bir göç mü? Bu sorular, daha fazla soruya neden olan özgür çağrıştırma kanununun iticisidir: Çağdaş yaşam yollarını reddettiklerini ilan eden ve bilinmeyen yerlere hicret etmeye karar veren bu kimseler, insan değil mi?
Yazarın maksadına gelince; bu bir kaçış mı yoksa geçici bir göç mü? Kuşkusuz geçici bir göç, onların özel toplumları için geleneklerini ve değerlerini hazırladıkları düşüncesini akla getirir. (Burada akla gelmesi, bunun açıklanmasından daha önemlidir.) Yazar, onların ‘sanki hipnotize edilmiş gibi bir gücün ardından gittiklerini’ söylediğinde ve ‘Onlar, hayalet bir ordu mu?’ diye sorarken bu zannını vurgular. Ancak, onların gerçek birer insan olduklarını söyleyerek bu görüşünden döner. Belki de bu, onun şu ısrarlı sorusunun sebebidir: Siz kimsiniz? Hangi güç sizi itiyor? Bu girişten sonra, yazarın kişisel draması başlıyor. Şehir, insanlardan boşalmış. “Benim, yolculara katılmam gerekiyor” der. Tek bir ülkenin ve dilin çocukları olmalarına rağmen, sanki aynı dili konuşmuyorlarmış gibi onları anlamaktan âciz kalıyor.
Velînin vasiyetini soran samimi kahramanın ortaya çıkışıyla dram artmaya devam eder. İnsanların, birer heykele dönüştüğünü gördüğünde yazarın dehşeti artar. Onlar gibi bir heykele dönüşmeyi reddeder ve: “Heykellere değil, insanlığa ulaşmayı özlüyorum” der. Yazar, izbe bir yere girer ve sahibini görmediği bir ses işitir. Ses, ona: ‘Önemli bir aşama kat ettin. Eğer dışarda kalsaydın, bir heykele dönüşecektin. Şimdi sen, işiten, gören ve konuşan bir gölgesin. İnsan olmanın üstüne çıktın’ der. Ardından ondan, dışarıyı yani vatanı unutmasını ister. Kesilmiş başlar görüp öfkesini dile getirdiğinde, kendisine: ‘Sana, tamamen zihnini boşaltmanı söylemediler mi?’ diyen bir ses işitir. Sonra konuşan kemikten heykeller görür. ‘Nereden geldiniz?’ diye onlara sorar. Onlar: ‘Bilgimiz yok! Biz sadece kemikten yapılmış heykelleriz. Bu şekilde doğduk ve bu şekilde yaşayacağız’ derler. Bu soru, suretlere ya da kemikten heykellere dönüşmüş olan bu insanların, yaşadıklarına isyan edebilme konusunda hiçbir şey bilmediklerini gösteren sanatsal bir projeksiyon ile yüklüdür. Onlardan ayrılmalarını ve özgür olmalarını istediğinde bundan emin olur. Heykeller bunu reddeder ve ona: ‘Biz hareket edemeyiz ve bunun için çaba göstermek de istemiyoruz’ derler. Bundan sonra elleri kelepçelerle bağlanmış bir adam görür. İçlerinden birinin, ‘Bu kötü kader, bütün memlekete hakim oldu’ dediğini işitir.
Muhafız, ‘Fecrin doğacağını, siyah perdelerin yırtılacağını söylüyorsunuz. Peki bundan sonra ne olacak?’ diye sorar. Muhafız bunu söylerken, onları darağacına götürürler. Asma olayından sonra başlar yüzülür. Yazarın kişiliğinde (kesin) bir dramatik değişim gerçekleşir: “Ben. Ne güzel bir kelime!” Sonra ona: “Lider, yakında seni karşılayacak” diyen bir ses işitir. Lider ile karşılaştığında, “Başınız ne muhteşem, efendim!” der. Ancak lider, biraz ilgisizlik gösterdikten sonra ona: ‘Senin, dışarıda bizim gibi davrandığını söylüyorlar. Ben, çok zeki olan kimseleri sevmem. Dışardaki dünya tamamıyla benim avuçlarımda. Eğer dilersem, bir mendil gibi dışarıdakileri buruşturur ve kan gölüne çeviririm’ der. Ardından, bir kafatasının üzerine çizilmiş dünya haritasını masasından çıkarır.
Yazar, babasının gözlerini geri almak istediğinde, lider, şimşek gibi patlar ve ona: ‘Baba da ne? Sana bu kelimeyi kim öğretti? Onun dilini kesmem ve gözlerini çıkarmam gerekiyor’ der. Ona bir kitap verir ve şöyle der: ‘Bu kitabı al. Sakın onu bırakma; sürekli ona bak ki, karanlıklarda kalmayasın.’ İşte Yılmaz, böylece yeni yüzyılı ‘modern cahiliye çağı’ diye niteleyen fanatiklerin iddiasına işarette bulunurken telkin üslubunu kullanır.
Yazar dışarı çıktığında, lideri izleyenlerden biri ona: ‘Bu kitap, kurtuluş reçetesidir’ der. Bu cümlede, fanatiklerin iddia ettikleri gibi, kitaplarında insanlığın kurtuluşu olduğuna dair ikinci bir işaret vardır. Yazar, gölgelerden oluşan bir topluluk görür. “Onların hepsinin de benim gibi olduğunu gördüm. Bekleyişim arttı” der. Ardından onlara: “Gelin birlik olalım, birleşelim” der. Fakat lider, gururundan korkar ve ona: “Aptallaşma! Aksi halde gözlerini çıkarır, kulaklarını ve dudaklarını keserim. Siyah perdeli evlerde en büyük benim” der. Birleşmek isteyen yazarın, güç sistemi hakkındaki yorumu şöyledir: “Lider beni, gerçeğin bozukluğundan korumaya çalışıyor. Gerçekten de o, en büyük liderdir; ondan başka bir büyük yok!”
Yazar, kendisine, Cumhuriyetinin idaresinde yetki veren liderin kişiliğine bürünür. Yazar: “En samimi olanınız benim. Ben, sizin liderinizim. Ebedî lider beni, siyah perdeler konusunda görevlendirdi” der. Ona tabi olanlar da: “Biz de, dinlemek ve itaat etmek üzere sana biat ettik. Liderimiz çok yaşa!” derler. Onlardan biri (münferit bir ses olarak): “Halk nerede?” diye sorduğunda, yazar şöyle der: “Senin halk diye isimlendirdiğin şey de ne? O, sadece bir karınca sürüsüdür. Bizim hükümetimiz, en yüce hükümettir. Birçok millete hükmedecektir. Dönüşüme karşı çıkanların başlarını koparacağız. Bu, samimi bir kimsenin kalbine doğan ilhamdır” der. Ona tabi olanlar: “Ey yüce lider, biz, dünya haritasını kafatasının üzerine çizmiştik” derler. Yazar, âsilerden birini bulduğunda başını keser. Tabilerine: “Âsileri arayın ve başlarını kesin!” der.
Lider öldüğünde, yazar şöyle  der: “Siyah perdeli evler, ayaklarımın altında! Lider de ayağımın altında!” Sonra kendisini saran dervişlerin arasına katılır: “Veli ile buluşmak için sizinle geleceğim” der. Halkı, ona: “Bugün sabah, ümmetimizin ruhi lideri öldü. Bize herhangi bir işaret vermedi. Beklenen kişi sen olmalısın!”der. Bu, eşsiz lider düşüncesinin devamı için verilmiş bir işarettir.”
Alhalic’te (18 Eylul 2016 ) Diktatör Toplumun Aklını Tutsak Eder başlığı ile yayınlanan yazıda ise;
“Acaba diktatör nasıl ortaya çıkar? Var olmasının sebepleri nelerdir? Halkına hakim olma ve tahtını korumak için sığındığı vasıtalar ve sebepler nelerdir? Diktatörün hakimiyetinden kurtuluş yolu var mıdır? Bütün bunlar, Türk romancı Durali Yılmaz’ın, el-Müstelbûn (Donuklar) adlı romanında büyük bir ustalıkla cevap verdiği şeylerdir. Bu, Üçüncü dünya ülkelerindeki siyasî azgınlık sorununu anlamak için gerçekten okunmayı hak eden bir kitaptır.
Romancı Durali Yılmaz, özel bir romancı tarzı çizmeyi başarabilmiştir. Modern Türk romanı için yeni bir tür ortaya koyar, yeni bir takım metodlar kullanır. Bununla, iç içce geçmiş iki hedefi gerçekleştirir: Aidiyetin önemi ve öz yenilik. Durali Yılmaz, insanî boyutlara sahip siyasi ve toplumsal sorunlarla ilgilenen çağdaş Türk yazarlardan biri kabul edilir.
Durali Yılmaz, modern Türk Edebiyatı eleştirmenleri tarafından, Türk romanını  sanatsal olgunluk seviyesine ulaştırmada ve dünya romanları seviyesine yükseltmede payı olan Türk romancılardan biri kabul edilir. Yazarın, on romanda ve dört hikaye kitabında kendisini gösteren edebî bir payı vardır. Romanlarından en öne çıkanlar şunlardır: ‘Siyah Perdeleri Olan Evler’, ‘Şeyh Bedreddin’, ‘Hacı Bektaş’, ‘Kıyam.’ el-Müstelbûn (Donuklar) adlı romanının Arapça tercümesi, Mısır Genel Kuruluna ait ‘el-Cevâiz’ dizisinde yayınlandı. Romanı, Arapça’ya Dr. Cemal Said Abdulğani çevirdi. Roman, sufî konulara sahip simgesel siyasî ve toplumsal bir yapıya sahiptir. 2010 yılında yayınlanmıştır. Yazar bu romanda, diktatörün ortaya çıkış şartları ve durumlarını, diktatörün var olmasına sebep olan şeyleri işlemektedir. Diktatörün, halkına hakimiyet kurmasında ve otoritesini devam ettirmede dayandığı metodlar ve çalışmalardan en öne çıkanı, toplumu zihnî açıdan dondurmaktır. Yani, bireyleri en önemli hayatî gereksinimlerden uzak tutmaktır ki, bu da akıldır. Bir anlamda aklı gidermek ve onu düşünme melekelerinden uzaklaştırmak, bütün düşünce ve anılardan boşaltmaktır. Özellikle bu düşünce ve anılar, o kimsenin kimliği, geçmişi ve kökleri ile ilgili ise. Kişinin, bireyselliğini kaybettirmek yani kişiliği veya şahsiyeti ile eritmek ve başkaları ile tek bir kütle haline getirmek, onlardan ayrışmamasını sağlamaktır. Tıpkı sürülerde yaşanan durum gibi. Aynı zamanda insanlığını kaybeden kişi, bir şeyler ortaya koymayı da kaybeder, icat edilen şeylerde yok olur. Roman, zorba sistemlerin ateşi altında zayıflayan toplumun zorluklarını ifade etmekle yetinmez; tam aksine kurtuluş için basit bir çözüm, bu zorba sistemlerin avucundan kaçmak ve onları devirmek için bir yol da sunar. Bu yol, toplumun bireylerinin demokrasiye iman etmesi, mücadele son verme ve özgüvendir.” demektedir.
Durali YILMAZ’ın ,  Ayasofya Dile Geldi romanı da Arapçaya çevrilmiş olup,  yakında Mısır’da  basıma girecek
Durali Yılmaz’ın Ahmet Yesevi Romanı ise Almatı da 3 baskı yaptı.
Türkiye’de çok tanınmayan ama Türkiye dışında yüzbinlerce basılan kitapların yazarı Durali YILMAZ Ortadoğu ülkelerinde ve Türk dünyasında çok tanınan Durali YILMAZ’ı sanırım bizim edebiyat camiası, yabancı bir yazar gibi,  Türkiye dışındaki etkisinden sonra bir daha keşfedecektir. Durali Yılmaz Hocama başarılar diliyorum. Allah uzun ömürler ve  kalemine güç versin .
 

YORUMLAR

  • 0 Yorum